Trabzon Ruslar askeri gerekçelerle şehirde birçok imar çalışmalarında bulunurken, tarihi dokuda da büyük tahribat yaptılar. Rusları askeri amaçlarla tamamen veya kısmen tahrip ettikleri evlerin sayıları üç binden fazlaydı. Şehirdeki cami türbe ve mezarlarda bu tahribe uğradı. Rus bilim adamları kazılar yaptılar.
(TC Trabzon Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 2006: 94)

…4 Mart’ta Pazar’a çıkartma yapan Ruslar donanmalarını ağır bombardımanı ile hallaç pamuğu gibi attıkları Fırtına Deresindeki savunma hattını yarmış ve 8 Mart’ta Rize’ye girmişlerdi. Çevre köy ve kazalardan gelen gönüllülerle Of’un doğusunda Baltacı Deresi boyunca durdurulmaya çalışan Ruslar, 28 Martta buradaki savunma hattını yararak Of a girmiş ve 2 Nisan’da Karadere önlerine ulaşmıştı. 7Nisan’da Rize’ye ve 8 Nisan sabahı Sürmene’ye çıkardıkları 2 tugaydan oluşan 10.000 kişilik takviye kuvvetleri ile Karadere’deki Türk savunma hatlarına yüklenen Ruslar, 13 Nisan’da Karadere’yi geçmiş ve 18 Nisan 1916’da Trabzon’u işgal etmişlerdi. (Lermioğlu, 2011)

Ruslar Karadeniz sahillerinde ilerlerken bölgedeki Türkler de Rus işgali altında yaşamamak için büyük bir göç başlatmışlar, perişan bir halde batıya doğru ilerleyen muhacir kafileleri Rusların hızlı ilerleyişi karşısında geri çekilmek zorunda kalan asker müfrezeleri ilekarışmıştı. (Lermioğlu, 2011)

trabzonrus…21 Şubat 1916 Kasabada bugüne kadar görülmemiş mahşeri bir izdiham var. Trabzon’dan, Karadeniz’in doğu sahillerinden sökün eden her sınıftan müteşekkil muhacir kafileleri ardı arası kesilmeyen dalgalar halinde, sel halinde akıp geliyor. Yollar, tekmil binalar bu perişan halkla dolmuş, taşmıştı. Kahvehaneler, mektepler, camiler, medreseler bunlara tahsis edildi. Fakat ne yapılsa faydasız. Genel ve özel binalar ihtiyacı önlemekten pek uzak. Bu sebeple gelen muhacirlerin mühim kısmı yollarda, sahilin kumlukları üstünde yer yer ateş yakıp barınmaya, istirahata çalışıyorlar. Aynı günde kasabamız halkı da hicrete başladı. Bir kayığı Ordu kasabasına kadar kiralamak için bedelinin bir kaç mislini ödemek lazım. Kiralanan kayıklarla hicret eden ailelerin eşyası taşınıyor. Yeis, fütur, hüzün ve keder her dakika bir vesile ile artıyor. Kasabayı terk edenlerin ayrılıkları cidden hazin ve yürek paralayıcı. Evinin kapısını kapayan her aile, bir canlı cenaze gibi yakınlarını, komşularını gözyaşlarına boğuyor. İstila ve işgal tehdidi altında asırlık mesut yuvalarını, maddeten manen bağlı oldukları bu toprakları, tekmil varlıklarını, refahlarını, istirahatlarını, düzenlerini, sıcak ocaklarını terk ederek gidenlerin ızdırabı kalemle ifade edilemeyecek kadar taşkın. Hicret yoluyla yurttan, çift ve çubuktan ayrılmak ölümlerin en fecisinden daha feci. Daha elim. Evinin kapısını gözyaşları ile kapayan her bedbaht aile efradı kabristanındaki ölülerine son ziyareti ifa için kabristana vardıkları anda eminim ki, toprak altında yatan ölülere gıpta ediyorlardı. Ani bir ölümle yurdun her topraklarına karışıp bir zerre halinde kalmak bu dakikalarda ne saadetti. Yüzler bir ölünün rengi gibi sönük, gözler yaş içinde. Boyunlar bükük. Kalpler ızdırap
ateşleriyle tutuşmuş. Güz mevsiminde dalında sararıp rüzgârla yere düşen yapraklar gibi nereye düşeceklerini, nereye varacaklarım bilmeden şuursuz bir cereyanla dalgın ve şaşkın ayrılıyorlar. Her biri birer canlı cenaze. (Lermioğlu, 2011)

…Şiddetli olmasa bile bir fırtına başlamak üzere. Bu köhne ve serenlerine kadar yüklü olan kayıkla Yoroz Burnu’nu aşmak müşkül belki de tehlikeli. Önümüzdeki Akçakale’ye sığınmak icap ediyor. Pulathane’den hareketimizden iki saat sonra Akçakale’de demirliyoruz. Burada da sahile çekilmiş elliden fazla muhacir kayığı var. Bu koycağızın batısındaki yalçın kayaların üstüne kurulu, tarihi ihtişamıyla yükselen kale duvarları, bu duvarların denize bakan yüzündeki metrislerin azametli görünüşü, kayıkların bir hizada sahile çekilişi dört asır evveline ait bir deniz savaşının başlangıcı hissini veriyor. Kayıkta yatmak şöyle dursun ayak uzatacak bir karış yer bile yok. Köyün içi ve dışı muhacirlerle doluydu. Hemşerilerden birinin yardımıyla kahvehanelerden birinin odasını kiraladık. Akşamüzeri arkalarında taşımakta oldukları yüklerden bunalan diğer muhacir kafileleri peyderpey gelmeğe başladı. Her gelen geceyi geçirmek için barınmak üzere sığınacak bir yer arıyordu. Biraz sonra da şiddetli bir yağmur bastırdı. Köyün küçüklüğü, gelenlerin fazlalığı çoktan istiap derecesini aşmıştı. Bu yüzden buraya gelen muhacirlerin yüzde doksan beşi geceyi şiddetle yağan yağmurun altında geçirmek zorunda kaldı. Çocukların feryadı, ihtiyarların enini, beraberinde getirmekte oldukları hayvanların bağrışmaları burayı mahşerden bir numune haline döndürdü. Her adım başında bardaktan dökülür gibi yağan yağmur altında kümeleşen bir aile halkı titreşiyor. Evlerin, tütün damlarının biraz da zor kullanmak suretiyle kırılan, sökülen tahta ve direkleri yakılarak bununla ısınmaya gayret ediyorlar. Kayıkçılar bağırıyor. Köyün köpekleri bu baskın karşısında o kadar gevezelenmişler ki, bir türlü susmak bilmiyorlar. Sabaha kadar bu sesler ve gürültüler devam etti. … Erken kalkan kasaba halkı pencerelerinden sahilde birikmiş muhacirlerin perişan hallerine bakıyor ve acıyorlardı. İskelenin başında rastgele yere serilmiş, geceyi açıkta geçirmiş birçok muhacir vardı. Burada da sahiller lebalep muhacir kayıklarıyla dolu. Göze çarpan sefalet ve felaket manzarası değil içli insanların, en duygusuz olanların bile kalbini sızlatmaya, acıma hislerini tahrike kâfiydi. (Lermioğlu, 2011)

… Yollarda bütün geceleri açıkta yatmışlar, hepsinin ayakları şişmiş. Çocukları yarı hasta bir halde. Eşyalarını tasavvura sığmaz bir zahmetle arkalarında taşıyıp getirmişler. Hele Harşit’i geçmek başlı başına bir facia. Saltanat idaresinin beş asırdan beri üzerinde bir
köprü kurmadığı bu azgın ve çılgın derenin kenarında dereyi geçmek için tam üç gün üç gece yarı aç nöbet beklemişler. En nihayet bin minnetle yaşadığımız bu yirminci asırda “kelek” denilen ilk çağ yadigârı bir vasıta ile bir kaç defa akıntı ile ölüm teri dökerek karşı tarafa geçmişler. Evet! Bu derenin üstünde şimdiye kadar bir köprü kurulması düşünülmemişti bile. Binlerce, on binlerce muhacir bunun karşı vakasına geçmek için kenarında aç ve susuz, yağmur altında, çamur içinde günlerce hatta haftalarca beklemişti. Mahalli kaymakamlığı geçişi temin için buraya bir kayık tahsis ettirmemiş, taş gibi lakayt kalmış, şikâyet edenleri de kovmuş. Bu milletten mi, değil mi? Belli değil! Birçok kimsesiz muhacir kadınının burada; taşımaktan takati kesildiği, açlığına, ızdırabına tahammül edemediği çocuğunu yeisle, füturla çıldırarak dereye attığı görülmüştür. Hem bir tane, on tane değil düzinelerle. Evet, burada öyle feci ve tüyler ürpertecek hadiseler cereyan etmişti ki, izahı taşları bile kan ağlatacak kadar hazindir. Harşit başlı başına bir facia, faciaların yanık destanı. Saltanat idaresinin uzun ihmali, mahalli idare amirlerinin duygusuzlukları, vazifeye bağlı olmamaları burada düşman kadar zalim, onun kadar yıkıcı ve öldürücü olarak kendisini gösteriyordu. Yine anlatıyorlar: Bidayette dereyi karşıya geçirdiklerinden yirmi para ücret alan kelekçiler bu miktarı günden güne arttırarak yirmi kuruşa (bir beyaz mecidiye) çıkarmışlar. Parası olanlar verip geçiyor,
olmayanlar bu sebeple beklemek zorunda kalıyor! Dere kenarında gün geçtikçe mahşeri bir izdiham hâsıl olarak açlık ve sefalet bu yüzden son haddine vardı. (Lermioğlu, 2011)

…Şehirde kalanların nihayet iki saat zarfında şehri terk ve tahliye etmeleri ilan edildi. Askeri hastanedeki nakil imkânı görülemeyen ağır yaralı ve hasta askerlerin muhafazası vali tarafından Rum metropolitine tevdi edildi. Aynı gün akşam ezanına bir saat kala vali
ve son emniyet memurları da şehri terk ederek gece Akçaabat’a geldiler. Valinin vürudunu müteakip köylerdeki geri kalan halkın da köylerini tahliyeleri için köylere jandarma çıkarıldı. Vali gelmeden önce yine bugün de telefonla verdiği emirle kasabadaki memurların kâffesi burayı tahliye ederek maşiyen hareket etmişlerdi. Bunlardan başta Trabzon’dan en son ayrılan bazı perakende erlerle milis teşkilâtının erleri göze çarpıyordu. Bugün kasabada tek açık dükkân ve fırın kalmamıştı. Nefsipulathane ve Orta Mahalle’deki ekalliyeti teşkil eden Rumlar evlerine çekilmiş, kapılarını kilitlemişlerdi. Etrafta korkunç bir sükûnet hâkimdi. Trabzon’la kasaba arasında iki tarafın ileri karakolları temas halinde idi. Yine bugün Rus keşif kolları Serasor Deresi’ne kadar gelerek etrafı bir müddet tarassuttan sonra çekildiler. Kalanima köyleri halkından geri kalanlar da bugün köylerini terk ederek dâhile çekildiler. 6 Nisan Perşembe: Kasaba ile Görele arasındaki sahil yolu Rus gemilerinin amansız tecavüzüne hedef oldu. Bu dar yol üzerinde bu yola sığmayacak kadar izdiham arz eden muhacir kafileleri ile askeri müfrezeler, mekâre ve cephane kolları birbirleri ile karışık bir sel halinde batıya akıyorlardı. Rus gemileri halkla karışık askeri bahane ederek bu yolu muhtelif yerlerinden top ve mitralyöz ateşi altına aldılar. Yollara dökülen; eşyanın ve çocuklarını sırtında taşıyan, ekseriyetini kadınlar ve çocuklar teşkil eden bu zavallıların yaman ve perişan olan hallerini bu vahşi baskın bir faciaya çevirdi. Rusların ölüm kusan bu ateşi karşısında her türlü müdafaa vasıtasından ve hatta yolların tabii icaplarına göre sığınmak ve gizlenmek imkânından kısmen mahrum olan muhacirlerin feci durumunu izah etmek cidden güçtür. Sırtındaki son kalan eşyasını atan ihtiyarlar, yavrularını bağırlarına basan analar, çırpınan, feryat eden çocuklar kaçacak, sığınacak, saklanacak bir yer arıyor. Bağrışmalar, canhıraş feryatlar, imdat sesleri göklere yükseliyor. Yamaçlara tırmanan, yollara sürünen, düşüp kalkan bu halktan bir çocuk yolun kenarında, kucağındaki yavrusu ile bir anne yamacın sırtında vurulup düşüyor. Her ölüm
hadisesi yakınındakilerin çığlıkları ile vicdanları paralıyor, tüyleri ürperten katmerli bir facia halinde tezahür ediyor. Sivillerin masum ve müdafaasız halkın maruz kaldığı caniyane katliamdı. Aralarında tek asker olmamak üzere yalnız ilçe sınırı ile Vakfıkebir sınırı arasında 182 masum bu vahşete kurban gitmişti. …Top ateşleriyle Akçakale’deki binalar tamamen tahrip edildi. Yine bugün de Vakfıkebir ve Şarlı (Beşikdüzü), şiddetli bombardıman altında ayni tahribata uğradı. Buralarda Türkçeye aşina düşman bahriyeleri sahile çıkarak gerek şifahen ve gerekse beyannameler dağıtarak halkı teslim olmaya ve hicretten vazgeçmeye davet ettiler. (Lermioğlu, 2011)